Author medova

Nadir Görülen Kan Hastalığı Hemofili

Kan pıhtısı oluşturmak için gereken pıhtılaşma faktörü proteinlerini, yapmak için talimatlar veren genlerden birinde mutasyon veya değişiklikten kaynaklanan hemofili kalıtsal bir hastalıktır. Kişinin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bu hastalığın teşhis, takip ve tedavisi oldukça önemlidir. 

Hemofili Nedir ve Nasıl Gelişir?

İnsan vücudunda 3 temel mekanizmanın etkileşimi ile kan pıhtılaşması sağlanmaktadır. Bunlar;  damar duvarında bulunan hücreler, kan pulcukları ve pıhtılaşma faktörleridir. Bu mekanizmalar, kanama durumunda hasarlı bölgeye hücum ederek pıhtı oluşmasını ve kanamanın durdurulmasını sağlar.

Hemofili Kalıtsal Bir Kanama Bozukluğudur

Hemofili,  pıhtılaşma faktörlerinin doğuştan eksikliği sonucu ortaya çıkan kalıtsal bir kanama bozukluğudur. Pıhtılaşma faktörlerinden seviyesi en sık azalan Faktör 8 ve Faktör 9’dur. Faktör 8 eksikliği Hemofili A hastalığı ve faktör 9 eksikliği Hemofili B hastalığı olarak adlandırılır.

Hastalık çoğunlukla kalıtsal olarak taşıyıcı kadınlardan erkek çocuklarına geçmektedir. Çok nadir durumlar hariç hemen her zaman erkeklerde görülen bir hastalıktır. Hastalık kalıtsal olmakla birlikte üçte bir oranda aile öyküsü olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkabilir.

Hemofili Belirti ve Bulguları Nelerdir?

Faktör düzeylerindeki eksiklik derecesine göre hastalığın şiddeti değişmektedir.

Hafif şiddetli hastalıkta, normal günlük yaşantıdaki hafif travma veya darbelerde belirti görülmeyebilir. Teşhis bu nedenle ileri yaşlarda konulabilir. Ağır bir yaralanma, diş çekimi veya cerrahi girişimden sonra kanamanın uzun süre durmaması ile teşhis edilebilir.

Orta ve ağır şiddetli hastalıkta, bebeklik çağından itibaren hatta doğumla birlikte belirtiler görülmektedir. Bazen doğumu takiben bebekte ağır kafa içi kanama, göbekte şiddetli kanama olabilir ya da yeni doğan sünnetini takiben uzun süre durdurulamayan kanama ilk belirti olabilir. Bebeğin emekleme döneminde ya da yeni yürüyen bir bebekte bacaklarda, kollarda hafif darbelerde dahi anormal morluklar olması dikkat çekicidir. Morlukların nedeni yeterli pıhtılaşmanın olmamasına bağlı deri altı kanamalardır. Hemofilide daha ciddi olan ve çok önemsenen kanama, eklemler ve kemik içine olan kanamalardır. Bunlar sıklıkla; diz, omuz  ve ayak bileğinde görülmektedir. İleri dönemde bu kanamaların sık tekrar etmesi durumunda, eklemde fonksiyon kaybı ve sakatlıklara yol açabilir. Sindirim sistemi kanamaları da sık olarak ortaya çıkmaktadır.

Hemofili Tanısı

Olağandışı kanama yaşayan ya da sık tekrarlayan kanama öyküsü olan bir hastaya kanama-pıhtılaşma testleri yapılarak teşhis konulmaktadır.

Hemofili Tedavisi

Hastalığın şiddetine göre, eksik olan faktörün yerine yenisi konularak tedavi yapılır. Faktör konsantreleri, insan kanından yüksek teknoloji kullanılarak elde edilmekte ve damar yoluyla hastaya verilmektedir. Bazı hafif-orta düzeydeki hemofili hastalarında günlük yaşayış aktivitelerinde belirgin bulgu olmadığı için düzenli tedaviye gerek yoktur. Bu hastalarda küçük veya büyük cerrahi girişimler öncesi koruyucu önlemler alarak faktör düzeylerini, kontrolsüz kanamaları engelleyecek seviyelere çıkarmak yeterli olmaktadır. Belirtileri şiddetli olan orta ve ağır hastalarda ise düzenli tedavi gerekir. Faktör düzeyi %1’in altında olan hastalarda vücuttaki faktör düzeyini belli bir seviyede tutmak için haftada 2 veya 3 kez faktör tedavisi uygulanmalıdır. Ayrıca kanama anında da tedavi edici dozlarda faktör kullanılmaktadır. Hemofili hastasının diş çekimi veya cerrahi operasyona hazırlık döneminde, koruyucu tedavi uygulanmaktadır.

Hastaya Özel Tedavi Yaklaşımının Benimsendiği Yenilikçi Yöntemler

Son dönemlerde; faktör konsantrelerinin etki süresinin uzatıldığı, cilt altı enjeksiyonlarla daha pratik tedavilerin uygulandığı, yeni ilaçlar hastaların kullanımına sunulmuştur. Ayrıca kalıtsal geçişi kırma adına gen tedavilerinde de büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Read More

Kanser Tedavisinde Radyolojik Görüntüleme Yöntemleri

Radyografi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme metotları kanserin yerleşim yeri ve tipine göre tercih edilmektedir. Bazı durumlarda birden fazla görüntüleme yöntemi kullanılarak kanser tanısına ulaşılabilmektedir. İleri teknolojik cihazlar sayesinde tümör çok küçük boyutlarda tespit edilebilmekte ve tanı yanılması ya da gecikmesi gibi istenmeyen durumlar önlenebilmektedir.

Radyolojik Tarama Yöntemleri ile Kansere Bağlı Ölüm Oranları Azaltılıyor

Radyoloji ve diğer tıbbi branşların en önemli hedefi tümörü erken evrede yakalayabilmek ve bu sayede tedavi başarısını ve yaşam süresini artırmaktır. Bu amaçla yapılan kanser taramasında, hastaya en az zarar veren ve en az radyasyon dozuna sahip radyolojik tanı yöntemleri kullanılır ve bu yöntem önemli başarıya sahiptir. Günümüzde en sık görülen kanser olan akciğer kanseri taramasında akciğer grafisi ve ağır sigara kullanımı bulunan riskli hasta gruplarında düşük radyasyon dozlu BT kullanılmaktadır. Bu sayede ağır sigara içen hastaların akciğer kanserinden ölüm oranı %20 azalmıştır. Aynı zamanda akciğerde tespit edilen kanserleşmemiş nodüllerin takibi ve değişikliklerin tespiti yine düşük radyasyon dozlu BT ile yapılabilmektedir. 40 yaş üstü kadınlarda meme kanseri taramasında kullanılan mamografinin erken evre kanser teşhisi sayesinde meme kanserinden ölüm oranında %30 azalma sağladığı gösterilmiştir. Özellikle ailesinde kanser geçmişi bulunan yüksek riskli bireylerde doğru radyolojik tarama yöntemleri ile kanser araştırması belirli aralıklarla mutlaka yapılmalıdır. 

Biyopsi Yapılmadan İleri Teknoloji Yöntemleri İle Tümör Tipi Tespit Edilebiliyor

Kanser varlığında BT ve MR tümörün iyi ya da kötü huylu olup olmadığının, büyüklüğünün, çevre organlar ile olan ilişkisinin, ameliyat ile çıkarılabilirliğinin ve diğer organlara olan yayılımının tespitinde önemli bilgiler sağlamaktadır. Ayrıca pozitron emisyon tomografisi (PET-BT) ile tüm vücut taranarak tümörün yayılımı tespit edilir ve tümör derecelendirmesi yapılır. Bu sayede tümörün tedavi yöntemi (cerrahi ya da ilaç ile tedavi) belirlenerek hastaya en faydalı ve başarı oranı en yüksek olan yol takip edilir.

Tespit edilen tümörün patolojik tanısına ulaşmada da radyoloji önemli rol üstlenmektedir. Tiroid, meme, karaciğer, prostat gibi organlarda yerleşmiş tümörlere ultrasonografi,  akciğer ve pankreas tümörlerinde ise BT eşliğinde biyopsi işlemi yapılarak doku tanısı elde edilebilmektedir. Günümüzde özellikle karaciğer tümörlerinde MR kullanılarak biyopsi yapılmadan tümörün tipi büyük oranda tespit edilebilmektedir. Beyin tümörlerinde tümör tipi, derecesi ve metabolik-biyokimyasal yapısı ileri beyin MR görüntüleme yöntemleri (MR spektroskopi, MR perfüzyon, difüzyon MR) ile biyopsi yapılmadan belirlenebilmektedir. Ayrıca bu yöntemler ile takip incelemeler yapılarak tümörün büyüklüğünde ve evresinde olabilecek değişiklikler ortaya konabilmektedir.

Radyolojik Tanı Yeni Tedavi Planlarının Oluşturulmasına Rehberlik Ediyor

Kanser hastalarının cerrahi tedavi sonrası tümör nüksünün ve metastaz oluşumunun belirlenmesi ya da kemoterapi sonrası mevcut tümörün tedaviye verdiği cevabın değerlendirmesi ancak belirli aralıklarla tekrarlanan radyolojik tanı yöntemleriyle yapılabilir.  Bu sayede tedavi sonrası oluşabilecek nüks ya da metastaz gibi istenmeyen durumların erken teşhisi yapılarak yeni tedavi planlamasının erken yapılması sağlanır.

Günümüzde hızlı ve doğru tanıya ulaştıran ileri teknoloji radyoloji cihazlarının yaygınlığının artması, kanser hakkında geçmişe göre çok daha fazla bilgiye sahip olmamız, yoğun çalışmalar sayesinde bilgilerimizin ve yeni radyolojik tanı tekniklerinin artması kanser ile başa çıkmamızda bizlere yardımcı olmaktadır. Bu konuda güncel, teknolojik ve doğru radyolojik tarama ya da tanı yöntemlerinin kullanılması, alanında uzman ve tecrübeli radyologlar tarafından değerlendirilmesi en önemli husustur. Kanser hastalarının radyolog, medikal onkolog ve diğer ilgili branş doktorları tarafından beraber değerlendirilmesi ve ortak karar almaları hasta yönetiminde başarıyı artırmaktadır.

Read More

Kanser Hastalarında Üremenin Korunması

Her yıl 45 yaş altında 100.000’den fazla kişi kanser tanısı almakta ve tüm kanserlerin yaklaşık %3’ü, 40 yaş altında üreme çağındaki genç bireylerde ve hatta çocukluk çağında ortaya çıkmaktadır. Genç kanser hastalarının sayısının artması ve kanser ilaçlarının tedavi edici etkileri yeni bir konuyu gündeme getirmiştir. Üremenin korunması. Kanser tedavisi ile sağ kalım oranları artış göstermekle birlikte kullanılan kemoterapi rejimleri ve radyoterapi tedavileri, gelecekte bu hastaların üreme fonksiyonlarını etkilemekte ve geri dönüşsüz hasara yol açabilmektedir.

Üreme Fonksiyonların Korunması İçin Hekimden Bilgi Almak Önemli

Hastanın kemoterapi ve/veya radyoterapi sırasındaki yaşı, kemoterapötik ajanın tipi, kemoterapi ya da radyoterapinin toplam dozu ve farklı kombine tedaviler üreme organlarında gelişebilecek hasarı belirleyen en önemli faktörlerdir. Bu tedaviler sonrası kadınlarda adet kanamasının durması ve menapoz gözlenebilir. Belirli süre sonra adet kanamaları tekrar başlasa bile DNA hasarına yol açtığı için düşük riskinde ve gebelikle ilgili problemlerde artış gözlenmektedir. Erkeklerde sperm üretimi kalıcı olarak hasar görebilir. Hastalar bu tedaviler sonrası sağlıklı olarak yaşamlarına devam etseler bile üreme fonksiyonunu kaybedebilir. Bu süreçle ilgili bilgi edinmek ilerde yaşanacak pişmanlıkların önüne geçecektir.

Kişiye Özel Seçenekler İle Üreme Fonksiyonlarının Korunması Mümkün

Kanser tanısı aldıktan sonra hastanın hızlı ve doğru karar verebilmesi için doğru, gerçekçi ve bilinçli yönlendirilmesi çok önemlidir. Hastanın bu konuyla ilgilenen birime yönlendirilmesinin hem hastanın yaşam kalitesini hem de sonradan yaşanabilecek pişmanlık katsayısını azalttığını göstermektedir. Ayrıca üremenin korunması için girişimde bulunan hastaların kendine güvenlerinin ve hastalıkla başa çıkma katsayılarının da artığı gösterilmiştir. Hastanın yaşı, evli ya da bekar olması ve tedavi zamanlamasına göre hastaya sunulacak seçenekler belirlenmelidir.

Bu seçenekler nelerdir?

Sperm Dondurma: Günümüzde erişkin ve ergen erkek kanser hastalarında üreme potansiyelini korumak için en etkin yol sperm dondurma yöntemidir. Meniden elde edilen spermler dondurularak saklanır. Sperm sayısının azlığı veya menide yeterli ve sağlıklı sperm bulunamaması halindeyse “TESE” yani testislerden ameliyat ile sperm elde edilerek dondurma işlemleri yapılabilir. Ergenlik çağı öncesi erkek çocuklarında sperm üretimi olmadığından sperm dondurma için materyal alınamamaktadır. Bu vakalarda henüz deneysel aşamada da olsa ileriye dönük tek seçenek olan testis dokusu dondurma uygulanabilmektedir.

Embriyo Dondurma: Evli çiftlerde ilk tercihtir. Canlı doğum başarısı yeni yöntemler ile taze embriyodan farklı değildir. Uygun bir protokol ile toplanan yumurtalardan elde edilen embriyolar dondurulur. Kısırlık tanısı alan diğer hastalarda olduğu gibi kadın yaşı oldukça önemlidir. İleri yaş faktörü olanlarda yumurta kalitesi azalacağından başarı düşecektir. Hastanın bu açıdan değerlendirilmesi ve doğru bilgilendirmesi önemlidir.

Yumurta Dondurma: Evli olmayan ya da embriyo dondurmaya uygun olmayan hastalarda önerilen bir yöntemdir. Başarı oranını etkileyen en önemli faktör yumurta dondurulurken hastanın kaç yaşında olduğu ve kaç yumurtasının dondurulduğudur. Çözülen yumurta sayısı ve dondurma yöntemine göre her yaş için canlı doğum oranları farklıdır. Hastalığın tedavisinin zamanlaması düşünülerek hızlı bir protokolle yeterli sayıda alınan yumurtalar dondurularak saklanır.

Yumurtalık Dokusu Dondurma: Özellikle bekar ergenlik dönemi öncesindeki ya da tedavisinin hemen başlaması gereken hastalarda ilk seçenektir. Yumurtalık doku dondurulması laparoskopi tekniği ile pratik olarak yapılabilen cerrahi bir yöntemdir.

Yumurtalıkların Yerlerinin Değiştirilmesi: Özellikle alt karın bölgesine uygulanacak radyasyon tedavisinden üreme organları korumak amacıyla kullanılır. Yumurtalık, radyasyon bölgesinden uzaklaştırılır ve tedavi sonrası tekrar yerine konur.

Bu seçenekler arasından uygun olanının değerlendirilip gerçekçi yaklaşımlarla hareket edilmesi ilerleyen yıllarda pişmanlık duygusunu önleyecektir. Unutmayalım ki kanser hastalığı erken teşhisle tedavi edilebilir bir hastalıktır.

Read More

Kabızlık ve Makattan Kanama Bağırsak Kanseri Habercisi Mi?

Sindirim Sistemi Hangi Organları Kapsar?

Ağız ile başlayan sindirim sistemi; yemek borusu, mide, 12 parmak bağırsağı, ince bağırsaklar, kalın bağırsaklar ile devam eder ve anüs ile sonlanır. Ayrıca bu sisteme bağlanan ve sindirimde önemli rol oynayan karaciğer, pankreas, safra kesesi gibi organlar da sistemin bir parçasıdır. Sistemin temel görevi; gıdaların vücuda alınması, parçalanması ve sindirilmesi, bunlardan besin ve enerji sağlanması, daha sonra oluşan atıkların vücuttan uzaklaştırılmasıdır.

Kalın Bağırsak Kanseri, Sindirim Sistemi Kanserleri İçinde Ölüm Oranı En Yüksek Olan

Kalın bağırsaklar sindirim sisteminin son bölümüdür. Sindirim sonucu oluşan atıkların toplanmasını, fazla sıvının emilmesini sağlar. Ayrıca içinde bulunan çok sayıda bakteri ile sindirim sisteminin parçalayamadığı gıdaların parçalanmasını ve emilmesini sağlar. Kalın bağırsak kanseri, kalın bağırsak içini döşeyen mukoza tabakasının kötü huylu hastalığıdır. Kalın bağırsak kanserlerinin çoğu polip adı verilen küçük, iyi huylu, parmak ucu şeklinde uzayan hücre kümeleri şeklinde başlar. Tüm kanserler içinde görülme sıklığı üçüncü, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ikinci sıradadır. Sindirim sistemi kanserleri içinde en sık görülen ve en çok ölüme yol açan kanserdir. Görülme sıklığı yaş ilerledikçe artar.

Hastalığın Belirtileri Nelerdir, Kimler Yüksek Risk Taşır?

Beslenme alışkanlıkları (katı yağlar, defalarca kullanılan kızartma yağları, acılı-tuzlu salamura gıdalar, tütsülenmiş gıdalar, işlenmiş gıdalar, az lifli sebze ve meyveden fakir diyet), kalın bağırsak polipleri, kolitis ülseroza ve Crohn hastalığı gibi iltihaplı kronik hastalıklar, genetik yatkınlık, familial polipozis gibi ailevi hastalıklar başlıca risk faktörleridir.

Kalın bağırsak kanseri geç belirti veren kanserlerdendir. Dışkılama alışkanlığında değişiklik (kabızlık veya ishal), sebebi açıklanamayan kansızlık, makattan kanama en erken belirtilerdir. Bu belirtiler de toplumda çok sık görülen belirtiler olması ve utanma gibi nedenler ile hastalar hekime geç başvurmaktadır. Daha ileri evrelerde dışkılama sonrası bağırsakların tam boşalmaması hissi karın ağrısı, karında şişme, kilo kaybı, bağırsak tıkanması, karında kitle gelişmesi görülmektedir.

Kolonoskopi Tanı ve Tedavide Fark Sağlıyor

Hastalıktan korunmak için lifli gıdalarla beslenme, katı yağ / işlenmiş gıdalar ve acılı yiyeceklerden uzak durulması önemlidir. Elli yaşından sonra dışkıda gizli kan testi yapılması, erken belirti olanlarda kolonoskopi (kalın bağırsak endoskopisi) çok önemlidir. Kolonoskopi hem hastalığın erken tanınmasını hem de kansere yol açabilecek polip, villöz adenom gibi hastalıkların basitçe tedavi edilmesini sağlar. Risk grubu hastalığı olanlarda belirli aralıklarla kolonoskopi yapılmalıdır.

Teşhis Sonrası Tedavide Hangi Adımlar Takip Edilmelidir?

Tanı konulduğunda erken dönemde ameliyat en önemli aşamadır. Rektum kanserlerinde ameliyat öncesi ışın ve ilaç tedavisi yapılabilir. Ameliyatta hastalığın yerleşim yerine göre alt-üst sağlam sınırlarla hastalıklı bağırsak ve çevresindeki lenf bezleri alınır. Gereken hastalarda ilave ışın ve ilaç tedavisi yapılır.

Erken tanı, tedavide başarı oranını çok artırmaktadır. Kalın bağırsak kanserinde erken tanı ile 5 yıllık sağ kalım oranı % 90’dır. Ancak hastaların sadece % 40‘ında erken tanı konulabilmektedir.

Sonuç olarak; kalın bağırsak kanseri sık görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalıktır. Erken tanı, tedavinin başarı şansını çok artırmaktadır. Korunma yöntemleri ile hastalığın önlenmesi veya sıklığının azaltılması mümkündür.

Kalın Bağırsak Kanserinden Korunmak İçin Neler Yapılmalıdır?

Korunmada düzenli beslenme önemlidir. Alınabilecek önlemler; üç öğün düzenli yemek, sebze ve meyve ağırlıklı beslenme, katı yağ, işlenmiş salamura, tütsülenmiş yiyeceklerden kaçınma, kızartma yağlarının sadece bir defa kullanılması, aşırı acı ve baharatlı yiyeceklerden kaçınmaktır.

Erken belirti olabilecek şikâyetler olduğunda vakit kaybetmeden doktora başvurulmalıdır.  Dışkılama alışkanlığında son zamanlarda gelişen değişiklik (kabızlık veya ishal), sebebi açıklanamayan kansızlık, makattan kanama alarm belirtiler olarak kabul edilmelidir. Bu belirtileri olanlara kolonoskopik inceleme yapılması altın standarttır.

Read More

İdrarda Görülen Kan, Mesane Kanseri Belirtisi Olabilir

İdrarda kan görülmesi yani “hematüri”, nedeni mutlaka belirlenmesi gereken bir sorundur. Çoğunlukla idrar yolu enfeksiyonu, taş hastalığı, prostat büyümesi gibi iyi huylu hastalıklar nedeniyle ortaya çıksa da özellikle mesane kanseri gibi daha ciddi ve kötü huylu bir hastalığa bağlı da oluşabilmektedir. Hematüri toplumda sık görülen ve sıklığı % 2,5’tan % 20’ye kadar değişen klinik bir bulgudur. Hematüri pratikte karşımıza iki şekilde çıkmaktadır. Hastanın daha hızlı şekilde hekime gelmesini sağlayan, idrarda gözle görülebilecek miktarda kan olması ‘‘makroskopik hematüri’’, gözle görülmeyen fakat mikroskop ile incelemede 3’ten fazla kırmızı kan hücresinin bulunması ise ‘‘mikroskopik hematüri’’ olarak tanımlanır.

Belirtileri Gözlemlemek ve Farkında Olmak Hayat Kurtarıyor

Makroskopik hematüri, genellikle altta yatan önemli bir patolojiyi işaret eder. Bu nedenle, makroskopik hematürinin altta yatan nedenini belirlemek için mutlaka ileri değerlendirme yapılmalıdır. Hematürinin oluş şekli, pıhtı varlığı ve özel bir şekil almış olması, ağrının eşlik etmesi ve idrarın hangi aşamasında kan görüldüğü klinik değerlendirmede önem taşır. İdrar başlangıcındaki hematüri sıklıkla üretra-idrar kanalı kaynaklıdır ve çoğunlukla enfeksiyona bağlı gözlenir. Hematüri öncesi olan yan ağrısı çoğunlukla böbrek taşı düşürmeyi işaret ederken ağrısız pıhtılı hematürinin en sık sebebi mesane kanseridir.

Mesane Kanseri Daha Çok 50 Yaşından Sonra Görülmektedir

Mesane kanseri erkeklerde prostat, akciğer ve kalın bağırsak kanserlerinden sonra dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Erkeklerde kanser vakalarının yaklaşık olarak % 7’sini oluşturur. Kadınlarda en sık görülen dokuzuncu kanserdir ve tüm kanser vakalarının % 2,5’ini oluşturur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, sigara (tütün) kullanımı tek başına mesane kanserinin en önemli nedenini oluşturur ve tüm olguların yüzde 40-70’inden sorumlu olduğu tahmin edilmektedir. Sigara içen kişilerde mesane kanseri gelişme olasılığı, sigara içmeyenlere kıyasla 2-3 kat daha yüksektir.  Mesane kanseri daha çok 50 yaşından sonra görülmektedir. Mesane kanseri tanısı için en yaygın olarak kullanılan testler idrar tahlili, üriner sistem ultrasonografisi ve sistoskopisidir. (Mesanenin endoskopik olarak kamerayla değerlendirilmesi) Tüm kanser türlerinde olduğu gibi erken tanı ve tedavi ile mesane kanserinden tamamen kurtulmak mümkündür.

Sigara İçen Kişilerde Mesane Kanseri Gelişme Olasılığı 2-3 Kat Daha Yüksektir

Mesane kanseri tanı anında çoğunlukla yüzeysel şekilde yani mesane duvarının derinliklerine nüfuz etmemiş şekildedir. Bazı hastalarda ise tanı anında mesane dışına taşmış hatta uzak organlara yayılmış dahi olabilir. Tedavi hastalığın evresine göre yapılmaktadır. Yüzeysel mesane kanserinde kanserli alanın mesaneden kazınarak temizlenmesi ve sonrasında mesane içine uygulanan çeşitli ilaçlar ile hastalık tedavi edilebilir. Mesane duvarının derinliklerine ilerlemiş hastalıkta ise içerden kazımak yeterli olmayıp mesanenin alınması gerekebilmektedir. Deneyimli uzman tarafından uygulanan iyi ve yeterli bir tedavi ile birlikte yakın takip yapılması bu hastalıkla mücadele edilmesinde oldukça önem taşımaktadır. Mesane kanseri riskini azaltmak için alınacak başlıca tedbirler sigara kullanımının azaltılması ve mesleki kanserojen maddelerden uzak durulması şeklindedir.

İdrardaki Kanama Mutlaka Bir Uzman Tarafından Değerlendirilmeli

Sonuç olarak baktığımızda idrarda görülen kan, idrar yolu enfeksiyonu ve taş hastalığı gibi selim durumlardan kaynaklanabileceği gibi mesane kanseri gibi oldukça ciddi ve ölümcül olabilecek bir kanserin de belirtisi olabilir. İhmal etmeksizin idrardaki kanamanın mutlaka bir uzman tarafından araştırılması gerekmektedir. Hangi sebepten olduğunun tespiti ve ona uygun tedavinin yapılmasının hayat kurtarıcı olabileceği akılda tutulmalıdır.

Read More

Hipertansiyon Kroniktir Ama Doğru Önlem ve Tedavilerle Yaşam Kalitesini Arttırabilirsiniz

Atar damarlarımızdaki kan basıncının, normal değerlerden yüksek ölçülmesine hipertansiyon denir. Halk arasında; ‘’tansiyon hastalığı’’ veya ‘’yüksek tansiyon’’ olarak bilinen hipertansiyon yaygın bir halk sağlığı sorunudur ve toplumun önemli bir bölümü bunun farkında değildir.

Hipertansiyon Önlenebilir ve Tedavi Edilebilir Kronik Bir Hastalıktır

Hipertansiyon; kalp hastalıkları, felç, böbrek hastalığı, erken ölüm ve hayat kalitesinin düşmesi gibi durumlarla ilişkili olup sağlık ve ekonomi alanında önemli bir yük oluşturmaktadır. Bununla birlikte, hipertansiyon önlenebilir ve tedavi edilebilir kronik bir hastalıktır.

Hipertansiyon Belirtileri Nelerdir ve Hastalık Nasıl Tespit Edilir?

Peki, hangi kan basıncı değerlerine ‘’yüksek tansiyon’’ diyoruz? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, ölçülen kan basıncı değerleri, büyük tansiyonun 140 ve üzeri, küçük tansiyonun 90 ve üzerinde olması ‘’hipertansiyon’’ olarak adlandırılır. Sabah uyandıktan sonra, yaklaşık on dakika oturma süresi sonunda ölçülen kan basıncı, en doğru tansiyon değerini yansıtır.

Hipertansiyon genellikle herhangi bir belirti ve bulgu göstermeden, normal bir hekim muayenesi esnasında tespit edilmektedir.

Baş ağrısı, baş dönmesi, çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ve sırt ağrısı, görme bozukluğu hipertansiyonda sık görülen belirtilerdir. İlave olarak halsizlik, yorgunluk, burun kanaması, kulak çınlaması, yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma daha az görülen belirtilerdir.

Hipertansiyon teşhisi konan hastaların çoğunda (% 90), kan basıncının neden yükseldiği bilinmemektedir. Az bir bölümünde ise kronik böbrek hastalıklarına, böbrek üstü bezi hastalıklarına, çeşitli ilaçların kullanımına, aşırı alkol veya kahve tüketimine, yoğun stres altında kalma gibi nedenlere bağlı olarak hipertansiyon görülebilmektedir.

Hipertansiyonu olan kişilerin hekimin uygun görmesi halinde, ayrıntılı kan -idrar tahlilleri, kalp incelemeleri ve göz muayeneleri yapılmalıdır. Kan basıncı yüksek olan bireylerde aynı zamanda şeker hastalığının da olması kalp, beyin, böbrek, göz gibi kimi organlarda ciddi ve geriye dönüşü mümkün olmayan tahribatlara neden olmaktadır. Bu nedenle hekim kontrolünde gerekli önlemler mutlaka alınmalıdır.

Hipertansiyon Hastalığı Olan veya Risk Grubunda Yer Alan Bireyler Yaşam Şeklini Değiştirmelidir

Çeşitli önemler alınarak hipertansiyon ile mücadele etmek mümkündür. Peki, bu önlemler nelerdir?

İdeal Vücut Ağırlığı: Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde erişkin nüfusun % 65’inin normal vücut ağırlığının üzerinde olduğu (% 35 fazla kilolu, % 30 şişman) bilinmektedir. Eğer kişi aşırı kilolu ve yüksek tansiyon sorununa sahipse ise uygun kiloya inmesi veya en azından kilo vermesi (ağırlığının en az %  5–10’u kadar kilo kaybı) gerekmektedir. Bu sürecin uzman bir diyetisyen kontrolünde planlanması akılcı ve bilimsel bir yaklaşım olacaktır.

Tuz kısıtlaması: Normal olarak, alınması gereken tuz miktarı günlük 6 gramı geçmemelidir. Ancak ne yazık ki ülkemizde kişi başına günlük tuz tüketimi 15 gram civarındadır ve bunun hipertansiyon ile doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlanmıştır.

Sağlıklı beslenme: Hipertansiyonu olan bireylerin beslenmesinde ağırlıklı olarak sebze ve meyve, az yağlı besinler, tam tahıl, sebze kaynaklı protein ve haftada en az iki kez balık yer almalıdır. Çabuk tüketilen, işlenmiş ve aşırı yağ, rafine şeker ve tuz içeren yiyeceklerin tüketiminden kaçınılmalıdır.

Sigaranın bırakılması: Kan basıncı yüksek olan bireylerin sigara kullanmaması, kullanıyor ise mutlaka bırakması tavsiye ve teşvik edilmelidir. Sigara bırakma kalp ve damar hastalığı riskini azaltmada en etkili önlemlerden biridir. Ne yazık ki sigara içme oranı, ülkemizde halen yüksektir ve genç nüfusumuzda bu oran artmaktadır.

Alkol kısıtlaması: Hipertansiyonu olanların alkol kullanması önerilmemektedir.

Hareketli yaşam: Hastalara yaşına ve fiziksel durumuna uygun şekilde düzenli fiziksel aktivite/egzersiz yapması tavsiye edilmektedir. Genel olarak haftada en az beş kez 30 dakikadan az olmayan aktivite önerilmektedir. Buna ek olarak gün boyunca da hareketli bir yaşam öğütlenmektedir.

Stres yönetimi: Davranışların düzenlenmesi ve gevşeme tekniklerinin uygulanması tansiyonun kontrol altına alınmasında değerlidir.

Tüm bunlara ilave olarak hekim tarafından önerilen, hipertansiyona yönelik ilaç tedavisi düzenli olarak sürdürülmeli, tavsiye edilen aralıklarla kontrole gidilmelidir.

Hipertansiyon; kronik bir hastalık olduğu için, tedavisi ve takibi ömür boyu devam etmelidir.

Read More

Genital Kanser Tedavileri Evreye ve Hastanın Yaşına Göre Planlanıyor

Günümüz tıbbının en önemli sorunlarından biri olan kanser, klasik deyimi ile çağın hastalığı olmaya devam etmektedir. Kadın genital organ kanserlerinin diğer kanserlerden ayrılan en önemli tarafı, tanısının erken konulabilmesi ile tanının konulduğu evreye ve hastanın yaşına göre tedavi seçeneklerinin farklı olmasıdır. Çoğu genital kanser, kanser olarak başlamayıp kanser öncüsü lezyon olarak yıllarca devam etmektedir. Hekim olarak bizim sorumluluğumuz bu kanserleri, kanser öncüsü hastalık döneminde yakalamak ve hastanın minimal hasarlı tedavilerle atlatabilmesini sağlamaktır.

Ben hastalarıma hep şöyle bir örnek veririm; nasıl ki yağmur yağmadan önce havanın parçalı bulutlu, çok bulutlu ve kapalı olduğu dönemler varsa ve bu dönemlerin sonunda yağmurun yağması biraz da mevsime bağlıysa her kanser öncüsü lezyonun kansere dönüşmeyeceği ve bazen bunların yıllarca böyle kaldığı hatta gerilediği görülebilir.

Genital Kanser Tedavileri Evreye ve Hastanın Yaşına Göre Planlanıyor

Bizim alacağımız önlemler ve uygulayacağımız tedaviler hastalığı yakaladığımız evreye ve kişinin yaşına göre değişir. Kadın genital kanserleri arasında tanıda erken yakalayabilme ve tedavi edebilme şansının en yüksek olduğu kanser türleri, rahim ağzı kanseri ve rahim kanseridir. Rahim ağzı kanseri etkeninin HPV virüsü (human papilloma virüs) olduğunu bilinmektedir. Yaklaşık 120 tipi olan bu virüs en çok Tip 16, 18, 31 ve 33 kanserojen özelliği göstermektedir. Diğer virüs tipleri ise genital siğillerin nedenidir. Servikal smear dediğimiz rahim ağzındaki döküntüleri fırça ile alarak buradan hücresel değişiklikleri ve HPV virüsünün tipi ile birlikte tayin edebilmekteyiz. Bu konuda ülkemizde oldukça başarılı tarama çalışmaları yürütülmektedir. KETEM merkezi olan aile hekimliklerinde virüs taramaları rutin olarak yapılmakta, her aile hekimliğinde ve kadın hastalıkları kliniği olan her hastanede rutin smear taramaları yapılmaktadır. Belli sınıflamalarda şüpheli olarak çıkan lezyonlar bu konuda deneyimi olan Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlarınca kolposkopik değerlendirmeye alınmaktadır. Kolposkopi rahim ağzının 36 defaya kadar büyütülmesi, belli işlemlerden sonra şüphelenilen bölgelerden gerekirse biyopsi alınmasıdır. Alınan bu örnekler patolog tarafından incelenmekte, kanser veya kanser öncüsü hangi lezyon olduğuna karar verilmekte ve tedavisi yönlendirilmektedir. Kolposkopik inceleme bizim kliniğimize de rutin ve başarılı bir şekilde kullanılmaktadır.

Erken Tespit Edilen Kanserler Kolaylıkla Tedavi Edilebiliyor

Rahim içi kanserlerinin tanısında en önemli yardımcı, probe küretaj dediğimiz rahim dokusundan alınan örneklerin incelenmesi sürecidir. Bu şekilde hastaya basit bir küretajla tanı konulup tedavi yönlendirebilmektedir. En zor tanısı konulan kanser, yumurtalık kanserleridir. Geçmiş yıllarda hastalara rahim ameliyatları yapılırken 45 yaşını geçen hastalarda yumurtalık kanserlerini önlemek için rutin olarak yumurtalıkların alınması önerilmiştir. Günümüzdeyse bazı kan tetkikleriyle, MR ve vajinal ultrasonun yaygın kullanımı bu konuda oldukça yardımcıdır.

Farkında Olarak Kanserden Korunun

Kadın genital kanserlerinin erken dönem yakalayabilmenin ve kanserden korunmanın ana kriterlerini topluca gözden geçirirsek:

  • Rutin vajinal smear taramalarının yaptırılması,
  • Periyodik muayenelerin aksatılmaması,
  • Aşağıda sıralanan şikayetlerden herhangi biri olduğunda mutlaka doktora gidilmesi,
  • Uzun süren kokulu kirli akıntı,
  • Genital bölge dış kısımlarında renk değişikliği ve iyileşmeyen yara,
  • Cinsel ilişki sonrası kanama,
  • Düzensiz adet kanaması,
  • Özellikle menopozdan sonra görülen vajinal kanama,
  • Karın alt kadranda ağrı ve ele gelen kitle,
  • Kronik kabızlık,
  • Batın alt kadran MR veya ultrasonlarında uterusta büyüme, düzensizlik ve yumurtalıklarda görülen kistler

Kadınlarımıza sağlıklı ve kansersiz günler dileğiyle.

Read More

Geçmeyen Boyun, Sırt ve Bel Ağrılarına Dikkat! Omurga ve Omurilik Tümörü Olabilir

Boyun, sırt, bel ve kuyruk sokumunda olmak üzere toplam 32 adet kemiğin birleşmesinden oluşan omurgamızın, temel görevi omuriliği sararak onu korumak ve destek görevi görmektir.  Bu yakın anatomik ilişki omurga ve omurilik hastalıklarının belirti, bulgu ve tedavilerinin ortak anılmasında rol oynamaktadır. Omurga tümörleri denilince omurga kemikleri ile bu yapıyı saran eklem, kas ve diğer yumuşak doku tümörlerini akla gelirken omurilik tümörleri denildiğinde sinir ve bu sinirleri saran zara ait tümörler kastedilmektedir. Omurga ve omurilik tümörleri bu yapıları oluşturan hücrelerden meydana gelirse birincil tümörler, vücudun başka bir bölgesinde oluşan akciğer, meme, prostat, lenf bezleri, mide bağırsak sistemi veya rahim tümörleri gibi bir tümörden bu bölgeye yayılan tümörlerden meydana gelirse ikincil ya da metastatik tümörler olarak adlandırılır. Birincil tümörler iyi huylu olabildiği gibi kötü huylu da olabilir. İkincil tümörler ise daima kötü huyludur.

Omurga ve Omurilik Tümörleri Kimlerde Görülür? Risk Faktörleri Nelerdir?

Bu tümörlerin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte birçok tümör tipinde olduğu gibi genetik faktörler, kimyasal ajanlar, radyasyon ışınları suçlanmaktadır. Nadiren bazı kalıtsal hastalığı olan kişilerde bu tümörlerin görülme sıklığı yüksektir.

Belirtileri Nelerdir? Ne Zaman Şüphelenmeliyiz?

Omurga ve omurilik tümörlerinin en sık görülen bulgusu ağrıdır. Özellikle istirahatle geçmeyen, geceleri devam eden, bir süre ağrı kesici kullanılmasına rağmen ağrısı devam eden ve daha önce kanser öyküsü olup boyun, sırt, bel bölgesinde ağrıları olan hastalarda omurga ve omurilik tümörlerinden şüphelenilmesi gerekir.

Tümörün sinirlere yaptığı baskıdan dolayı kol ve bacaklarda halsizlik, güçsüzlük, uyuşukluk, mesane ve bağırsak fonksiyon bozuklukları meydana gelebilir. Bu durumda hastalarda yürüme güçlüğü, nesnelerin elden düşmesi, idrar yapma güçlüğü ya da idrar kaçırma gibi sorunlar görülebilir.

Teşhis Nasıl Konulur?

Omurga ve omurilik tümörlerine ait bulgular omurganın diğer hastalıklarına benzer bulgular sergilediğinden dikkatli olunması gerekir. Hastaya ait şikayetlerin öyküsü ve yapılan muayenede tümörden şüphelenildiği durumda omurgaya yönelik manyetik rezonans görüntüleme (MR), bilgisayarlı tomografi (BT) çekilmesi gerekir. Daha önce kanser öyküsü varsa metastaz (yayılma) olup olmadığını görmek için PET BT (pozitron emisyon tomografisi) istenebilir. Eğer doktor tarafından uygun görülürse kapalı biyopsi yapılabilir.

Tedavisi Nasıl Yapılır?

Eğer tümör birincil iyi huylu bir tümörse hasta aralıklı olarak muayene ve radyolojik görüntüleme yöntemleri ile izlenebilir. Omurga ve omurilik tümörlerinde tedavinin amacı öncelikle varsa sinirler üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmaktır. Bu durumda cerrahi müdahale ile tümör çıkarılmak suretiyle tedavi edilir. Ameliyat sırasında sinir hasarını önlemek için nöromonitör denilen özel cihazlar kullanılabilir. Bunun yanında omurgayı kararlı ve sabit hale getirmek için omurganın vidalanması gerekebilir. Tümörün türüne göre bazen hastalara radyoterapi ve kemoterapi uygulanması gerekebilir.

Hastaların Takibi Nasıl Olmalıdır?

Omurga tümöründen ameliyat olan bir hasta birinci haftasında yara kontrolü için çağrılır. Patoloji sonucu incelenerek tedavi süreci planlanır. Tümörün türüne göre hasta aralıklı muayene ve radyolojik takip için kontrole gelmesi önerilir.

Geceleri ısrar eden, geçmeyen boyun, sırt ve bel ağrılarında Beyin ve Sinir Cerrahi uzmanına başvurmanızı tavsiye ederiz.

Read More

Türkiye’de Her Yıl Yaklaşık 18 Bin Kadın Meme Kanseri Tanısı Alıyor

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup Türkiye’de her yıl yaklaşık 18.000 kadın meme kanseri tanısı almaktadır. Meme kanserlerinin yaklaşık % 5-15’i ailesel faktörlerden kaynaklanmaktadır.  35 yaşından önce meme kanserine yakalanmış yakını olanlar,  birden fazla yakın akrabasında meme ve yumurtalık kanseri bulunanlar, her iki memesinde kanser olanlar genetik yönden riskli grubu oluşturmaktadır. Sigara, geç gebelik yaşı, şişmanlık, geç menopoz yaşı, uzun süre hormon tedavisi görme, çocuk yaşta radyasyona maruz kalmak risk artışına sebep olabilmektedir.

Meme Kanseri Önlenebilir ve Tedavi Edilebilir mi?

Evet. Meme kanseri erken tanı konulduğunda tedavi edilebilen ve bazı kanser öncesi lezyonların tespit ve tedavi edilmesiyle önlenebilen bir hastalıktır.

Erken Tanı İçin Nasıl Önlem Alınmalıdır?

40 yaşından önce kendi kendine muayene, 40 yaşından sonra yapılan mamografik taramalar ile erken tanı konulması sayesinde ve tanı sonrası başarılı tedavilerle hem hayatın sağlıklı olarak devamı hem de hastanın memesini kurtarmak mümkün olabilmektedir.

Ne Zaman Şüphelenmeliyim?

Memede ele gelen kitle, kendi kendine olan meme başı akıntıları, meme başı veya derisinde çekilme, çökme, portakal kabuğu görünümü, meme başında kabuklanma meme kanserinin en önemli belirtileri olup bu şikâyeti olan hastaların uzman bir hekim tarafından geç kalınmadan muayene edilmesi gerekmektedir.

Kesin Tanı Nasıl Konur?

Yapılacak muayene sonrası şüpheli bulunan hastalarda ultrason, mamografi, meme MR’ı, meme başı akıntı sitolojisi gibi incelemeler tanı koymaya yardımcı olur. Kanser şüphesi olan lezyonlardan iğne yardımı ile biyopsi alınarak tanı kesinleştirilir.

Tanı konulan hastalarda hastalığın yaygınlığı tomografi, ultrason, PET CT, laboratuvar tahlilleri ile değerlendirildikten sonra hastaya uygun tedavi cerrah, tıbbi onkolog, radyasyon onkologları ve plastik cerrahın görüşü alınarak kararlaştırılır.

Erken evrede yakalanan hastalarda memeyi almadan yapılan meme koruyucu cerrahi girişimleri ile hastanın hem memesi hem hayatı başarı ile kurtarılabilmektedir. Biraz daha ilerlemiş vakalarda kemoterapi ile hastalık geriletilip başarı ile  meme koruyucu cerrahi uygulanma şansı olabilir.

Silikon ve Yeni Yöntemlerle Yeni Meme Oluşumu İmkanı

Medova Hastanesi Onkolojik Cerrahi Kliniği’nde, hastanın rızası doğrultusunda ve uygun hastalarda memenin tümü alınıp aynı seansta plastik cerrahi uzmanınca silikon veya diğer yöntemlerle yeni meme oluşturulması imkânı hastaya tedavi seçeneği olarak sunulmaktadır. Günümüzde, memenin tümünün alınması gittikçe daha az sıklıkta uygulanmakta olup hastanın durumuna göre hangi cerrahi yöntemin seçileceği hasta ile birlikte kararlaştırılmaktadır.

Meme kanserinin temel tedavisi cerrahidir. Ancak kemoterapi, hormon tedavisi, akıllı ilaç tedavileri ve ışın tedavisi ile birlikte başarı şansı en yüksek seviyeye ulaşabilmektedir.

Hastalarımızdan en sık aldığımız soruları yanıtlayan uzmanımız son olarak şu mesajı veriyor;

‘‘Her 8 kadından birinin karşılaşacağı meme kanseri artık erken tanı konulduğunda tamamen tedavi  edilebilen bir hastalıktır.’’

Read More

Emzirmek Anne ve Bebeği Kanserden Koruyor

Emzirmenin annede kanseri önlediği uzun yıllardır bilinen bir gerçektir. Araştırmalara göre, bebeğini emziren annelerde menopoz öncesi ve sonrası meme kanseri riskinin azaldığı görülmektedir. Emzirme süresi altı aydan uzun sürdüğünde ve özellikle bir yılın üzerine çıktığında, bu koruyucu etki daha belirgin olmaktadır. Emzirme, annelerde yumurtalık kanseri riskini de azaltmaktadır.  Avustralya’da yapılan çalışmalarda, bebeğini 13 aydan daha fazla emziren annelerde yumurtalık kanseri riskinin % 63 oranında azaldığı gözlemlenmiştir.

Birden fazla çocuğunu toplamda 31 ay emziren annelerdeki riskin, çocuğunu toplamda 10 ay emziren annelere göre % 91 oranında azaldığı tespit edilmiştir.

Anne Sütü Yaşam Boyu Süren Etkiye Sahip

Anne sütü bilinen en güçlü fonksiyonel ve dinamik bir gıdadır. Kısa dönem beslenmeye yönelik yararlarının yanında, yaşam boyu süren etkilere sahiptir. Anne sütünün enfeksiyonlardan koruyucu özelliği bulunmaktadır. Aynı zamanda beyin, göz, sinir, zeka düzeyi ve psikolojik gelişime olumlu etkileri vardır. Şeker hastalığı riskini azalttığı da gözlemlenmiştir.

Kanser Tedavisinde Anne Sütü Mucizesi

Yakın zamanda yapılan araştırmalar, anne sütünün bebeği de kanserden koruduğunu göstermiştir. İsveçli bilim insanları 1995 yılında anne sütünün, bakterilerin akciğer kanser hücrelerine yapışmasını engelleyip engellemediğini araştırırken, anne sütündeki bir proteinin sağlıklı hücrelere zarar vermeden sadece kanser hücrelerini öldürdüğünü gözlemledi. Bu gözlem sadece kanser hücrelerini yok edecek bir tedavi yönteminin çok güzel ve doğal bir örneğini oluşturmaktadır.

Anne Sütündeki Kanser İlacı HAMLET

Anne sütünde bulunan alfa- laktalbumin proteini, bebeğin midesine inince mide asidinin etkisiyle açılır ve proteine oleik asit eklenir. Bu süreçte oluşan protein- lipid kompleksine HAMLET  (human alpha lactalbumin made lethal to tumor cells) ismi verilmiştir.

Bebeğin midesinde oluşan bu molekül, tümör hücrelerinde sağlıklı hücrelere göre daha fazla tutunmaktadır. HAMLET, 40’tan fazla kanser hücresi için ölümcül etkidedir.  Bu etkiyi diğerlerinden ayırarak olağanüstü yapan nokta ise sağlıklı hücrelere herhangi bir zarar vermemesidir.

HAMLET molekülü dirençli tümör hücrelerinin dahi ölümüne yol açmaktadır. İnsan üzerinde yapılan çalışmalarda, deri papillomu (virüs denilebilir mi) ve mesane kanserini tedavi ettiği görülmüştür. Tedaviye dirençli deri papillomalarında (virüslerde) üç haftalık lokal uygulamada kitlede % 75 oranında küçülme oluştuğu ve iki yıl içinde hastaların % 83’ünde herhangi bir yan etki olmadan iyileşme meydana geldiği gözlenmiştir. Mesane kanserinde de cerrahi girişim sonrası idrar kesesi içine bölgesel olarak 5 gün boyunca verilmiştir. Bunu takip eden 2. saatte idrarda yoğun olarak ölen kanser hücreleri görülmüştür. HAMLET’in kötü huylu bir beyin tümörü olan glioblastom, mesane kanseri ve bağırsak kanseri üzerindeki tedavi edici etkinliği hayvan deneylerinde gösterilmiştir. HAMLET kanser tedavisinde geleceğe yönelik ümit verici bir ilaç seçeneği olarak değerlendirilmektedir.

Anne Sütü, Anne ve Bebeği Kanserden Koruyor

Anne sütü pankreas, meme, endometrium, yemek borusu, rektum ve böbrek kanserlerine karşı koruma sağlamaktadır. Yakın zamanda anne sütünde bulunan kazein proteininin parçalanmasından açığa çıkan peptit ve kazeinlerle yapılan laboratuvar çalışmaları, bu maddelerin insanda görülen kan kanserini azalttığını göstermiştir. Anne sütü ile beslenmenin çocukluk çağı kanserlerini azalttığına dair çok sayıda çalışma mevcuttur. Anne sütünün kanserden koruyucu etkisi gün geçtikçe klinik ve laboratuvar çalışmalarla desteklenmekte, yeni ümit verici ve somut verilerle ortaya konmaktadır.

Read More